isminin guzel olmasindan mutevellit mektuplarima, henuz 2.mektubum olmasi ona “lar” ekini takmam icin yeterli oldu, hep bu sekilde baslama kararini aliverdim. ama bilirsin afacan ve surprizci tavrim beni ilerde ne noktalara surukler bilemeyiz. bir mutereddit durum.. ( eski kelimeleri kullannip biraz suyuna gitmek)
sevgili dostum yine o lirizminden taviz vermeden karaladigin mektubunu okudum.
bu arada artik iyiyim azizim. sana yazdigim siralarda en yuksek seviyesine cikmis olan gribim, hemen ertesi gun gecti. lan dedim keske bugun yazsaymisim da adamin da icini karartmasaymisim. ama iste gem vurulumuyor bazen o kafa geldimi.
ertesi gun gecen hastaligim bir sure bana yoklugunu hissetmemem icin tatli bir oksuruk birakti arkasinda. o kadar tatliydi ki bir hafta boyunca nereye gitsem pesimdeydi. yalnizligimi paylasti benimle beraber. o kadar alistirdi ki kendine beni,bal ve karabiber ikilisine adeta bir sarimsak goren seytan edasiyla tepkiler vermeye baslamistim. tum etrafimdakiler seferber olup onu benden almaya calistilar. o zaman onlarinda ne mal oldugunu anladim Ru.
herkes dort bir taraftan “sunu ic, sunu ye ve yalniz kal,hahahah” der gibiydi o siralar..
hic birine kulak asmadan oksurugume sahip ciktim onu sigaralarla soguklarla beslemeye calissam da sevgili dostum, bir sabah uyandigimda o da beni terk edip defolup gitmisti..
o kadar ovguyle bahsettin sonrasinda” defolup gitti” lafi yakisti mi be sefik dedigini duyar gibiyim. ama gibiyim sadece, duymam imkansiz bilirsin ki. ah benim su rasyonel cizgim..
defolup gitti dedim cunku bilirsin ki ben hep boyleydim. eskilerden beri edinedurdugum bir aliskanlik canina yandigim. biri haketmedigim birsey yaptigi zaman ondan nefret etmek sikkini tereddut etmeden isaretleyiveririm. haaa, dogru cikar mi orasini sabahlara kadar tartisiriz. kac yanlis hangi dogrumu goturur bunlar hep munazara konulari basliklarinda sarsilmaz yerlerini alirlar..
dedim ya sevgili huysuz ihtiyar, kendimi saglam tutabilme adina o an ki hayal kirikliklarimi nefretim ile tamir etmek isteme psikolojisi..
velhasil gitti be rupert…
o da beni birakip gitti. hemde ne gitmek. geride sadece gogsumde biraktigi sizisi kaldi oda bir kac gune kayboluverdi zaten.. simdi bok varmis gibi saglik timsaliyim.. beni de bilirsin kinciyimdir, dedim ki” gittin mi, al lan sana spor” bir de ustune spora baslamazmiyim? basladim. nah gelir bir daha. tamam sen yabancim degilsin arada uyuyamadigim zamanlarda,yalnizligin dibindeyken,ardi arkaya yakiyorum cigaralarimi camimi da aciyorum… ama sonra hemen kendime geliyorum “sacmalama be oglum ” diyip sicacik yatagima atiyorum kendimi. karabiber-bal ikilisi ile de baristim bu arada.. guzel dost olduk. ama onlarinda muhabbeti bir sure sonra bayiyor;kararinda tutmaya calisiyorum,iyi cocuklar..
Rupi ben sacmaliyorum..
ha bu arada yeni bir kalem aldim,sana onunla yaziyorum su an. “lan turkce karakterler nerde bu mektupta” deme diye bunu da ekleyeyim dedim. cunku bu kalem de boyle, bu sekil yani. bir kac kez “sh ya da ch ve hatta $ ” ile zorladim ama ogretmenlerimizin ortaokul lise yillarinda soyledigi” kopya cekerseniz kendinizi kandirirsiniz,beni degil” lafi cinladi kulaklarimda.. o an hemingway’in sorusuna “benim icin” cevabini patlativerdim tum entellektuelitem ile.. hehe.. neyse olay budur anlayacagin..
mektubuna gelince.. icimi kararttin be benim sevgilim.. dedim ki acaba bi daha yazmasa mi bu adam bana.. ne boktan durumdaymissin be tatli gorunumlu tatsiz cocuk.
ama yillarin hatri var sonuna kadar okudum.. hatta o pisuvar ve naftalin ile ilgili olan benzetmene baya gulduk oksurugumle beraber. o bi yandan ben bi yandan.. sonra sustuk, mektubun sonuymus o da zaten. “hay yasa sen emi” dedim walla ne yalan soyliyim.
normalde guluncek bir sey de degil aslinda ama mektubun basindan beri artik nasil dolduysam orda patlativerdim kendimi.
sen yaz ama tekrar. ben sana “siktir et keyif almaya bak” seklinde telkinlerde bulunmam ki simdiye kadar da hic oyle birsey de yapmadim zaar. hakkaten cok icki sofrasinda oturduk seninle ama bu tarz telkinlerimiz olmadi hic birbirimize, neye icmisiz o kadar yahu der gibiyim. ve bazen de gibi gibiyim,
walla askim benim keyfim yerinde. ayi gibi bir hayat yasiyorum. ne diyim ki daha uzun uzun anlatirim simdi ama senin de”vay amk” demeni istemiyorum malum simdiye kadar olusturdugun bi durusun var.
o yuzden bil yani sadece.. iyiyim be rupert, baya iyiyim..
ara sira,oksurugumle su an bambaska insanlar beraber uyuyor diye hayiflaniyorum( nasil yapildigini bilmiyorum gerci bu hayiflanma eyleminin ama garip iste) kimler ona nasil davraniyor acaba sorulariyla harmanlanirken bir de bakiyorum simsicak yatagimda uyanivermisim. yanimda karabiber ve bal…
shefik ( hehe,tatli bir tebessum)
iNCE DERİN ALBÜMÜNDEN 4. KLİP
Grup ilk albümü olan “İnce Derin” 2010 Kasım ayında Seyhan Müzik etiketi ile müzikseverlerin beğenisine sundu.Albümün ilk klibi “Düşünmeden’e” , ikinci klibi sözleri Sezen Aksu’ya ait olan“Vazgeçtim” adlı cover’a , üçüncü klibi ise Ogün Sanlısoy ile düet yaptıkları “Büyüklük Bende Kalsın” adlı parçalarına çekildi.Müzik kanalları tarafından büyük ilgi gören ve listelerin üst sıralarında yer alan bu üç klip sonrasında grubun albümde en iddialı bulduğu “Alem” şarkısı kliplendirildi.
Grubun gitaristi ve solisti Hakan Hepcan’ın söz – müzik imzasını taşıyan Alem şarkısının düzenlemesi Rol Grubuna ait.Şarkıya Aykut Sütoğlu’da klarnetiyle farklı bir renk kattı.
“Baydara Edra’nın Kaderi” isimli filmiyle Altın Koza Film Festivalinde “En İyi Kısa Film” ödülü alanYönetmen Can Eren siyah beyaz çektiği klipte sadece “Hayat Devam Ediyor” dizisinde Siraçkarakterini canlandıran Onur Tuna’nın görüntülerine yer vererek biten bir aşk hikayesini anlatıyor.
davul kaydının ilk günü ,Alp (ersönmez) geldi ve”teşekkür etmemiz gereken biri daha çıktı” dedi. Sonra da “Volkan Öktem trampetini yolluyor bizim için” dedi. O an ki heyecanımla takalalar atmayı falan düşündüm ama bir şekilde (ne şekil hatırlamıyorum) engel oldum kendime.
Kuma albüm kayıtları.. babajım stüdyolarından benim için çok anlamlı bir fotoğraf..
(16şubat perşembe)
Evet bilhassa şefik diyerek bir girizgah yapmak istedim bir şeyi gözüne sokarcasına,yarenim.. çünkü senin bu edebi çevrelerde kabul ettirmeye çabaladığın kod adını bir türlü benimseyemedim inat gibi. kusuruma bakma.
mektubunu aldım.( almasaydım bu cevabıda yazamazdım ya) “iadeli taahhütlü” kalmış mı diye geçirdim içimden tıpkı beraber kafamız güzel olduğunda eskilere dönerek çeşit çeşit hayıflanmalar yaparcasına, ilk olarak. onu gördüğüm anda o sarhoşluğun bir saçmalığa yol açtığına kanaatimi getiriverdim şefik..
ne kadar güzel şeylerden bahsetmişsin aslında mektubunda, o sitemlerinden sıyırdığımızda..adeta bir sonbaharda ellerini cebine sokmuş havaya ıslığıyla notalar saçan adam mutluluğu vardı o mektubun alt metninde.
her şeyden önce geçmiş olsun şefik..
geçmiş olsun..
ben hala, içmeyince dünyanın en sıkıcı insanı olan halimi muhafaza ediyorum şefik.
bak sana da sadece isminle hitap edebiliyorum. sen ne kadar güzel sıfatlar kullanmışsın,”rupi” kadar samimi.. ama benim yaradılışımda yok biliyorsun bunu. o yüzden de belki bu kadar rahatım.
babamın asimile ruhu sonucu konulmuş rupert diye bir ismim var tamamen türk kökenli olmama rağmen. ve sadece bu ismime inat kusursuz kullanmaya çalıştığım bir türkçe tutkum.. sürekli betimlemelere girerek geliştirmeye çalıştığım edebi yönüm..
sırf insanlarla
-” ismin yabancı ama türkçen ne kadar iyiymiş”
-türküm
-ama belli zaten
diyaloğunu yaşamak adınaydı belki de bu gereksiz çabalarım şefik..
ben aynıyım şefik, aynıyım işte tıpkı hiç değişmeyen büyümeyen bonzai ağacı gibi..
suyumu vermesende yüzsüz gibi yıllarca yaşabilme özelliğine sahip gibi..
sana burda yalnızlıktan dem vuracak da değilim. yalnız değilim. bir hayat arkadaşım olduğunu ikimizde bilirken bu yalnızlık safsatasına girmeyeceğim..
ama işte hayattan beklentilerin sahip olduğun şeylerin aksine doğru yönleniyor sefikçiğim.
neyden yoksunsan keşkelerini o tarafa doğru yönlendiriyorsun..
standart bir hayatın dışına çıkamayan bir aciz gibi hissettiğim çoğu zaman ben de senin o başına buyruk yaşamına gıpta etmiyormuyum sanıyorsun..
ediyorum elbet..
aşk var mı diye sorarsan. yok.
ama alışkanlık allahına kadar.. tıpkı her aşkın ileriki zamanlarda aldığı boyut gibi ben de o çarkın bir mili oluvermişim, senin mektubunu okurken bunları idrak ettim. aslında tokat gibi yüzüme çarptı..
artık “tercih edilebilir” derecede farklı değilim şefik. farklı değilsen standartsındır ve alışkanlığa dönüşecek bir aşkla idare etmeyi de bilmelisin..
standart…
gün içinde bile aynı reaksiyonlara sığdırmaya çalıştığım dışa vurumlarım var şu sıralar.. her şeyi belli bir limitle sınırlıyorum hayatımda artık..
limitleyemediklerimi de dışarı yansıtmamaya çalışıyorum. örneğin çatık kaşlarımı güneş gözlüğümün altına sokuşturuveriyorum. bütün günümü çatık kaşlarla o gözlüğün altında geçirdiğim oluyor.( hani o senin hiç beğenmediğin kocaman gözlüklerim vardı ya işte onun da amacını anlatmış oldum) ama çıkardığımda yine standartlaşıyorum.. dümdüz..
yaşamım boyunca öğrendiğim şeyler olmuş hayatımda. hani üniversitede “ulan biz bir bok öğrenmeyiz hep aynı haltları yeriz” demiştik sen 93üncü ben ise 84üncü aşk acımı çekerken..
öyle olmuyormuş şefik.. içindeyken anlamıyorsun fakat artık onunla işin kalmadığında aslında sende ne kadar çok öğreti bıraktığını anlıyorsun..
kadınlar pisuvardaki o yuvarlak naftalinler gibiler aslında.. sen ne kadar tazyikli işersen üstlerine onlar o kadar güzel kokularını sallıveriyolar senin üzerine.. yani onlara ne kadar kötü davranırsan o kadar taç oluyorsun başlarına.. biraz amiyane bir tabirdi bu kabul edebilirim fakat biliyorsun ki iki iki daha dört..
sana oğuz atay ile veda edeceğim şefikçiğim..asla tahlikeli oyunlar oynamaktan vazgeçme, ama kılına zarar gelmesinden de korkma..
rupert…
Sevgili Rupert..
İşte sana söz verdiğim mektup. o sarhoş olduğumuz akşam birbirimize verdiğimiz saçma sapan sözlerden bir tanesi de buydu. yoksa bu dönemde mektup mu kaldı be rupi. devir teknoloji ile harmanlanırken benim şu an sana yaptığım şey yani şu mektubu yazmam gerçekten de zaman kaybı şimdi bibirimizi kandırmamızın da bir alemi yok sevgili dostum. gel gelelim eski alışkanlıklar,işte nebiliyim o mürekkep kokusu,o kağıda yazmanın verdiği o mekanik hazlar. o yorgunluğun sende bıraktığı derin dokunuşlar.. duygularının yazılı halini o kağıtta gördüğünde gözlerinde beliren minik sevimli mutluluk gözyaşları.. tamam şimdi hatırladım nasıl gaza geldiğimizi o gün. bunları konuşunca tabi ki sözler verilir,sarılınıp “way be eskiden herşey daha safmış” mavalları okunur rupertcığım.. ama şimdi eğri oturup doğru konuşalım.( ben hafif eğildim sende bu satırı okurken hafif bi eğim ver kendine.) ben mektuba duygularımı aktaracağım sen bunu okuduğunda belki de o halden çok uzaklarda olacağım be yiğidim.. sana aşktan bahsedeceğim acılarımı dökeceğim bu satırlara,sonra sen belki “dostumun yanında olamıyorum” tribine girip beni hemen arayacaksın. ama benden” rrrupiitoo naptın yeaaa.. durr çok gürültülü burası ben seni sonra arıcam “cevabını alınca ne olacak? benim sana yazdığım o samimi hisslerim senin gözünde tam bir yalana bulanacak.. bunun suçlusu ne sensin ne benim ne de bu zalım kader yiğidim.
çünkü bilesin ki sana hiç bir zaman external gazeller okumadım,okumam,okutamazlar rup..
hastayım sevgili kardeşim.. hemde çok hastayım..
grip olmuşum.. şu an “uuuuvv kıyamam” seslerin odanda yankı buldu o kadar eminim ki. ama mektubum ulaşana kadar çoktan iyileşmiş olurum( tekrardan mektubun saçmalığından bahsedip bokunu çıkartmayacağım arslanım)
masamın üzerinde tek katlı rulo tuvalet kağıdım soğumaya yüz tutmuş limonlu çayım fonda hiç anlamadığım ama sırf entel olabimek için dinlediğim jazz müzik..
Burnum akıyor.. evet… tek katlı ruloyu çok kat yapmama rağmen hınkırık’ın tazyiği ile parçalanıyor canına yandığım.. sonra birde o hasta halimle ellime gelenleri silmekle uğraşıyorum.. sırf ona kafayı takmamak için kullandığım peçeteleri 10lu olarak birikirip çöp kutusuna basket atmaca oyunu oynuyorum.. bilirsin baskette iyiyimdir koca oğlan..
üzerimde annemin ördüğü , o senin çok sevdiğin hırka var .. evet siyah olan, ahh seni afacan.. iyice eskidi o da.. öyle bir saldı ki kendisini şu an yere değiyor bir ucu.. ama iyi terletiyor meret.. sucuk gibi oldum içinde.. nasıl pis bir koku var burda anlatmamı istemezsin.. biraz gereksizleştim pardon canım yoldaşım ama işte şimdi kalemle yazınca üstünü mü karalıyım çocuk gibi. ya da kağıdı buruşturup fırlatıp yeniden mi başlayayım, hıı? o artistliğe hiç gerek yok evet,hehe..
Artık “aşk”ta yok ki naif acılar çekelim.. onları en saf zamanlarımızda öyle hoyratça harcamışız ki.. artık elimizi dokundursak çöp haline gelecek derecede kirletiyoruz onu be güzel adam.. artık aşk yaşayacak kadar saf değiliz ben onu farkettim.. herşey çok gerçekçi olmuş artık etrafımızda.. gelipte yana yakıla birbirimize anlattığımız şımarık sevinçlerimizin üstüne betonlar dökülmüş,hatta başka katlar çıkılmış.. o şiir kitaplarından kendimize uygun cümleleri cımbızla çekip cebimize koyup aşklarımıza sanki kendimizinmişcesine sattığımız o tertemiz dönemin üzerinden çok kirli sular geçmiş.. anlayacağın yaş ilerledikçe “neydik ne olduklar” çoğalmış senin de söylediğin gibi be rupert..
aman yine melankoliye bağladı bu çocuk mu dedin sen.. napıyım birden içimdeki eskide kalmış olan romantik serseri kelimelerimin arasına karışıveriyor.. zaten artık sadece kelimelerime karışabiliyor arslanparçam..
sonuna yaklaşırken seni sıkıntılara boğmak değildi tabi ki amacım..
hastayım rupert.. hastayım dostum. bu melankolimde biraz bundan belki de, hıı? ne dersin? zira beni en iyi sen tanımıyorsun nerden bileceksin şakacı çocuk..
artık kağtlardan ayrıma vaktidir kadim dost..
kal sağlıcakla..
imza Müştak (imzamı atacaktım aslında ama kullanılabilir bi yerde diye güvenemedim.. yanlış anlama sana değil insanlara güvenmiyorum rupert..)
Kuma eskişehir kafe pi konseri öncesi kulisteki artizlikler bunlar..
fakat keyfimiz çok yerindeydi..
jim beam’de sponsor olunca keyifli hale gelme süremiz de oldukça kısalıyordu tabisi
Ergenlik döneminde olan tüm arkadaşlarıma ithaf etmek istediğim bu yazıma başlamadan önce uzun süre uyudum, xbox oynadım, takıldım,eğlendim ve bunun gibi şeyler üzerinde durdum. yani her hangi bir alt yapı çalışmam olmadı açıkçası..
Ama değineceğim konu gerçekten ergen gençlerin ileri ki dönemlerinde ki özgüveni açısından çok müspet (iyi,güzel,ala anlamında) bir noktadır.
Evet konumuz “ergen erkek farkındasızlığı” ana başlığı altında kümelenmiş olan,” ergen erkeğin kıymetli Kıl’ı” olacak.
Bu dönem orta okul yıllarında erkeğin ergenliğe başlangıç safhasıyla gün yüzüne çıkar. ergen erkek( bu nokatadan sonra kısa olması açısından “ergenk” olarak belirtilecektir)kendisinden daha önce olgunlaşan kızlar karşısında kendi içinde biriktirmeye çalıştığı özgüven kırılmalarıyla baş etmeye çalışmaktadır. birden gözünün önünde kadın olan, eski ilk aşkınınn yanında böceğe dönen pre-ergenk kendisini günlüklere, şiirlere,maneviyata falan adama yolunda ilerler.
fakat işte pre ergenklikten ergenkliğe o ilk adımı attığı anı keşfettiğinde sığınmaya çalıştığı çoğu kamuflajını yırtar ve içinden kolunu bacağını hemen dışarı çıkartıverir terbiyesizce..
Bunlardan bir tanesi “biyik”tir. özellikle “i” harfi ile yazılır çünkü ilk hasat olduğu için bir vasfı aslında yoktur ve i harfi ile yazılarak aslında önemsizliği vurgulanmaya çalışılır edebiyat dünyası tarafından.
fakat o zamana kadar,kendisinden çok önce ergenleşmiş eski aşk’ın altında hezeyanlar yaşayan ergenk o “biyik” olayını o kadar büyütür ki kafasında ve ona öyle anlamlar katar ki, o kadar olur.( “o” burda işaret sıfatıdır. onu yazarken odamdaki dolabımı gösterdim ama işte yazı diline aktaramadığım için biraz havada kaldı)
ve sonuç olarak ergenk o “biyik”ini kesmez ve her aynaya baktığında gurur duyabileceği bir yönü haline getirir onu.(yazar yorumu: salak herif)
Bu olay ergen kız çevresinde o kadar yankı bulmaz haliyle. Erkek bu duruma olan şaşkınlığını “kimse beni anlamıyor” şeklinde yorumlayarak o süreyi kızlara küs olarak yaşar.kendini playsation’a,maça,bilgisayara falan verir.. İleride kadınlara karşı zaaflı hale gelmelerinin arkasında yatan bu nedenin de asla farkına varmazlar. hep bir sürü erkek arkadaşları olur. nadir kız arkadaşları olur,onlardan da,erken boşaldıkları için, ayrılanlar olur. akıllarına kızları getirmemek için edebiyatçı olanlar olur. sonra o içlerinde ki hırsları işlerine yansıtıpta inanılmaz kariyerlere imza atanlar mı dersin.bu daha derin psikozlara sürükler onları..
göründüğü üzre bu basit konu ileride içinden çıkılamaz bir hal ve hareket alır sevgili dostlar.o yüzden bu büyük probleme sunacağım çözüm çok çok basit. O İLK “BİYİK”i KES…
Yine etrafa saçılmış hayatlar arasında dolaşma arifesinde. O da kendi hayatını süsleyip püslüyordu işte onların arasına karışmadan önce.
Okunan kitaplar, müzikler, eğitimler.. aman allahım yabancı diller. Bazen arabalar,kıyafetler,davetler..
o gün diğerleri ne tarz hayatlar saçıyorsa ona göre bir kamuflaja bürünme telaşları..
Hazırlıklar tüm hızıyla sürerken fonda , o gün kendini büründürdüğü filmin soundtrackini oluşturacak olan müzik geceye hazırlıkları
bir ayin niteliğine getirmeye çabalıyor. Melodiler Bütün büyüsünü akıtıyor üzerine.. biraz sonra oynayacağı filmin atmosferi onu
tamamıyla himayesine aldı bile. Son olarak “ilk intibah” klişesi ile kılığına da şöyle bir bakarak hayatını saçmaya hazır hale getiriyor..
O kadar çok çeşit “merhaba” var ki bu gece de.. kimisi gülümsemeli,kimi karşısındakini tartan bir ifadeyle sonuna soru işareti koyarak,
kimi tamamen bırakmış kendini,kimi toplamaya çalışıyor,kimi bulmaya kimi kaybetmeye, kimisi o gün için tam hazırlığını
yapamadığından olsa gerek “merhaba”sını daha tedarikli geleceğini düşündüğü bir sonra ki filme saklıyor, kimi ödevine o kadar
iyi çalışmış ki bunu göstermek istercesine saçıyor havalara bütün selamlarını..
Bir tanesine karşılık verip,birden,önceden hazırlanmış arka bahçeni açıp bırakıveriyorsun kendini filmin akışına.. o gün için
hazırladığın bahçende gezdiriyorsun insanları ve eş zamanlı onların bahçesine misafir oluveriyorsun.. karşılıklı “ bu bahçeye
bayıldım” duygu durumuna erişildiğini anlayana kadar belki de bir sürü yer gezip görüyorsun.. hepsi senin gibi o güne özenle
hazırlanmış. tıpkı sıradan bir çam ağacının yılbaşı gelince şımartıldığı gibi.. herkes bunun farkında.. ama bu filmin bir parçası
olmaktan da çekinir değiller..
Herkes ne olursa olsun bir film parçası olmak adına kabullenmiş tüm olanları.
Eteğinden döktüklerini eşleştirmeye başlıyor ve bu
eşleşme sonunda oluşan senaryoya kendini bırakıveriyor..
Hep bu şekilde süre gelen hayatlar işte.. filmini seç,rolünü oyna, ödülünü al sonra başka filmlere yönel..
“off.. günaydın sevgili istanbul” dedi yatağında doğrulmuş ve gerinmeye çalışırken. gerinmenin vucüdunda yarattığı esneme,sesini de bir garipleştirmişti “günaydın sevgili istanbul” derken.
“n’apmışsın yahu. yıkamışsın tüm istanbul’u” diyerek o “gün konuşmaları” na başlamışlardı.
“ya senin bu sabahlarını aslında sevmiyormuş gibi bir psikolojiyle uyanıyorum. ama sonrasında anlıyorum ki bir süredir yaşamadığım için birden bünyemin yaşadığı ani şaşkınlıkmış o. çok geçmeden hemen alışıyor ve rahatlıyorum.”
“sonbaharın ilk yağmuru biraz acımasız. romantiklere sınırsız yürüme imkanı sunuyor,biraz da bıyık altından gülerek.ve birden o havanın etkisine kendini kaptıran aşık çiftler birbirlerine sarıldıkları gibi uçsuz bucaksız yürüyüşlere çıkıveriyorlar. kimisi arada bir kahve molası vererek o “mutluluk” ortamını uzatmaya çabalıyor, boğazdan geçen gemilere anlamlar yükleyerek.”
” bazıları var ve bu sabah “kasvetli” kelimesi onlar için kullanılabilecek tek sıfat. bu gün öncesinde mükemmel geçirilmiş bir gece. tüketilmiş nikotinler, etanoller, bişeyler.. nereye yattığını hatırlamadığın için kalktığında da uyandığın yerin neresi olduğunu hatırlamaya çalışırken yaşadığın mutsuzluğa bir de sonbahar eklenince.. bu bir mutluluk tanımı ile her hangi bir şekilde bağlanamayacak bir günün ilk habercisidir. biraz değişiklik olsun istercesine, aslında hiç de enerjisi olmadığı halde, kapişonlularını giyip dışarı atmak isterler kendilerini. pazar sabahı profili genelde şudur: başkalarının evinde kaldığı için akşam ki o şık kıyafeti hala üstünde olan insanlar.. işte pazar profili.. bir taraftan baktığında da cumartesi gecesinin ona vaad ettiği şeylere ulaşmış olmanın verdiği ego tatminini insanların gözüne sokmaya çalışmak olarak da tanımlanabilir.”
etrafta herkes kendine göre yorumlamış “hoşgelen” sonbaharı. kimi sevgilisinin elini bırakmamacasına tutmuş. kimi sabah erkenden uyanmış ve sabah sporunu sonbaharın galasında yapıyor. kimisi “akşamdan kalma sabahı”nın düşüşünü sığdırmış sonbaharın gelişine…herkes kendi hayatının fonu yapmış sonbaharı ve ona göre şekillendirmiş.. uyum sağlamış hemen gelen sonbahar da..her sene olduğu gibi bu sene de ilk kez yaşıyormuşcasına yaşadı istanbul ve sonbahar bu kavuşma törenini..
evet bir ara da minicik bir odaya sığdırmaya çalıştığımız bir hayatımız vardı. dışarıda nelerin olduğu önemli değilmiş gibi yapardık. başarılı da olurduk çoğu zaman. en azından o anın içindeyken. yollar geçip saatler harcayıp sığınırdık oraya. satın alınmış huzur sayılırdı o yolculuk biletleri. sığdırırdık her bir şeyleri odanın içine.
öyle yaşadık bir süre..
“duvarların dili olsa da konuşsa” lafını lanetlemiştik o sıra. her şey bize kalsın istedik çünkü. iyiydik ya öyle. duvarlara da tembihlemiştik çoğu zaman. “odada yaşanan odada kalır” demiştik. dört duvara güzel müzikler dinletip susturuyorduk bazı zamanlarda.
mutlumuyduk?
evet çok mutluyduk. odaya silme huzur ve mutluluk doldurmuştuk. hatta bazen bi kaç tanesini çıkartmadan içeri giremez olmuştuk. hangisini çıkartabiliriz diye tartışmalara gark olduğumuz zamanlar da olmuştur. sonra ziyan olmasın diye çıkarttıklarımızı yan odaya koyuveriyorduk “hadi bu da bizden hediye” şeklinde süsleyip şirin oluyorduk. hep öyle değil mi zaten “kendi işine geldiği şekilde iyilik yapmak”
nefes almanın imkansız olduğu zamanlar yaşıyorduk bazen de, yalan değil. ama manevi nefes alamamak değildi. anlam yüklenmiş “nefes alamıyorum”ları değildi. somut olarak, oksijen olmuyordu bazı zamanlarda odamızın içinde. ama yaşanabiliyormuş.. “bilimin yalan olduğu” şeklindeki sığ söyleşilerimiz de bu şekilde başlamıştı belki de.
yine oksijensizdik galiba “sadece bu yatakta geçen bir kısa film fikrim var” dendiğinde..
her şey ne kadar da güzeldi..
sonra biri pencereyi açma fikrini verdi. ilk önce oksijenle tanıştık. sonra pencerenin bize sunduğu “diğeri” ile..
Diğeri, bizi yabancılaştırdı.. tamam,sunduğu şey bazen uçsuz bucaksız bir gökyüzüydü..ama..
sonra kapıdan da dışarı çıkmak istedik.. insan elindeki ile yetinmez ya hiç bir zaman.
sonra dışarı çıktık.. uzaklaştık. bir süre “kapının önünden ayrılma” telkinlerinde bulunduk kendimize, yabancısı olduğumuz şeylerin zararını göreceğimizi öngörmüşcesine..
yollar değişik geldi. yürüdük arkamıza bakmadan.. halbuki zaten odamıza zorlu patikaları atlatarak atmıştık kendimizi.. e unuttuk.. yürüdükçe uzaklaştık..
uzaklaştıkça da mutsuzlaştık..
artık odamız bomboş, o da bomboş..kapısı da açık kaldığından içindeki tüm huzur uçup,kaçıp gitmiş kimbilir nereye..
Evet bu da bizim yeni bebek Kuma.. Geveze ve Rol işbirliğiyle doğan yeni grubumuz..
yine çok eğleneceğiz, hep çok eğleneceğiz.